Katliamlar yalnızca insanların bedenlerini parçalamakla kalmaz. Toplumun vicdanını, geleceğini ve birlikte yaşama ihtimalini de paramparça eder.
20 Temmuz 2015’te Suruç’ta yaşanan bundan başka bir şey değildir.
Kobanê’ye oyuncak götüren Otuz üç genç öldürüldü. 100’den fazla kişi yaralandı. Bir halkın barışa dair son inancı da o avluda kanlar içinde bırakıldı. Kimse bunu görmedi!
Çünkü Suruç’a gidenler savaşmaya gitmiyordu. Ellerinde silah yoktu. Çocuklara oyuncak, duvarlara boya, Pırıl pırıl bir dünyaya inanmış gözlerinde umut, sol göğüslerinin altında ise vicdan taşıyorlardı.
Tam da bu yüzden hedef oldular. Cellat, kaostan besleniyor, umudu öldürmek istiyordu.
Suruç katliamı, Kürt halkının hafızasında hiçbir zaman sıradan bir terör saldırısı olmadı. Çünkü katliamdan önce de sorular vardı, sonra da. Ve yıllar geçmesine rağmen o soruların hiçbirine toplumun vicdanını tatmin edecek cevaplar verilmedi.
IŞİD’in Türkiye’deki örgütlenmesine ilişkin uyarılar yapılmıştı. Sınır hattındaki hareketlilik herkesin konuştuğu bir meseleydi. Buna rağmen, onlarca gencin göz göre göre ölümün içine yürümesi engellenemedi ya da engellenmek istemedi.
İnsan ister istemez soruyor:
Bir devlet, gerçekten göremedi mi yoksa görmek mi istemedi?
Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun, IŞİD’in “uyuyan hücreleri”ni bildiklerini ama “eyleme geçmeden müdahale etmenin hukuken mümkün olmadığı” yönündeki değerlendirmesi, birçok insanın zihninde tek bir soruyu büyüttü:
Demek ki uyuyan hücreler biliniyordu. Devlet müdahale etmemek için hukuku öne sürüyordu. Oysa işine gelen yerde “yasayı beklemeyin gerekeni yapın yasa arkanızdan gelsin!” diyordu aynı devlet.
Öyleyse neden Suruç’taki otuz üç insan korunamadı?
Ardından gelen başka bir açıklama, yarayı daha da derinleştirdi. Davutoğlu’nun, Suruç sonrasında AK Parti’nin oylarının yükseldiğini ifade eden sözleri, özellikle katliamın acısını yaşayan kesimlerde büyük bir kırılma yarattı. Çünkü insanlar yas tutarken siyasetin kazanç hanesinden söz edilmesi, vicdanlarda ağır bir karşılık buldu. Devlet ya da devleti yöneten hükümet kaostan besleniyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.
Daha sonra saldırının failinin yakalanarak adalete teslim edildiğine ilişkin açıklaması ise aslında hükümetin olayın ardını aydınlatmak gibi bir reflekse ne kadar yabancı olduğunun ispatı gibiydi. Çünkü saldırıyı gerçekleştiren canlı bomba olay yerinde kendisini patlatmıştı. Bu nedenle bu beyan, devletin olayla ilgili anlatısına duyulan güveni daha da sarstı.
Belki her çelişki tek başına kesin bir hüküm kurdurmaz.
Ama bazen çelişkiler üst üste yığılır ve üst üste yığılan çelişkiler yumağı başka bir ihtimal bırakmaz.
Ve insanlar artık cevaplardan çok sessizlikleri dinlemeye başlar.
İşte Kürt halkının önemli bir kısmı için Suruç tam da böyle okunur.
Katliamın hemen ardından çözüm süreci fiilen sona erdi.
Silahlar yeniden konuşmaya başladı.
Kentler kuşatıldı.
Cizre yandı.
Sur yıkıldı.
Nusaybin susturuldu.
Silopi ağır bedeller ödedi.
Suruç’ta patlayan bomba yalnızca otuz üç insanı değil, barış ihtimalini de öldürmüştü.
Üstelik Suruç’un hesabını sorması gereken, aydınlatması gereken irade ölü taklidi yapıyor, bombayı patlatan kişinin kim olduğunu açıklamakla yetiniyordu.
O halde soruyoruz:
Bu ülke neden otuz üç genci koruyamadı?
Neden bu kadar çok uyarıya rağmen katliam engellenemedi?
Neden acının üzerindeki sis perdesi yıllardır kaldırılmadı?
Ve neden adalet, her geçen yıl biraz daha uzak bir ihtimale dönüştü?
Acı siyasal hesapların gölgesinde bırakıldı.
Suruç’un üzerinden yıllar geçti.
Zaman ise yaraları iyileştirmeye yetmedi.
Gün gibi görünen hakikat toplumdan esirgendi.
Su bulandırılarak adaletin tesisi engellendi.
O gün korunan Suruç’un failleri, bugün Suriye’de devleti yöneten iradenin ta kendisi.
Ve en çok da, insanların zihinlerinden silinmeyen o duygu…
“Bizi öldüren devletsizlikti”
İşte Suruç’un ardından geriye kalan en ağır miras belki de budur.
Otuz üç mezar değil.
Bir halkın güven kırıntılarının da o avluda toprağa verilmiş olmasıdır.


