İnsanlık tarihinin en etkileyici kıssalarından biridir bu.
Bir kadın, zina ettiği iddiasıyla kalabalığın ortasına getirilir. Hakkında hüküm çoktan verilmiştir. Kimse gerçeği anlamaya, sebebi sorgulamaya ya da insanı anlamaya çalışmaz. Herkes cezaya odaklanmıştır. Eller taşlarla doludur. Kalabalık öfkelidir. Vicdan çoktan susmuştur.
Kadını ortaya çıkaranlar, aslında onu değil, İsa’yı yargılamak istemektedir. Soruları hazırdır:
“Bu kadın suçüstü yakalandı. Musa’nın yasasına göre taşlanmalıdır. Sen ne diyorsun?” İsa Musa’nın kanunu reddederse kanuna bağlılığını, kanunu kabul ederse de merhametini sorgulamak istemektedirler.
İsa’nın verdiği cevap ise iki bin yıldır insanlığın yüzüne tutulmuş en büyük aynalardan biri olmaya devam ediyor:
“İçinizde günahsız olan varsa, ilk taşı o atsın.”
Sonrası daha da etkileyicidir.
Kalabalık bir anda susar.
Kimse konuşmaz.
Kimse kendisini savunmaya kalkmaz.
Kimse kendi günahsızlığını ispat etmeye çalışmaz.
Kimse, “Ama benim günahım onun günahı kadar büyük değil” demez.
Aksine, insanlar kendi içlerine döner. Kendi karanlıklarıyla yüzleşir. Kendi eksikliklerini hatırlar. Kendi kusurlarını görür. Ve sonra, ellerindeki taşları bırakıp sessizce çekip giderler.
Başta yaşlılar olmak üzere birer birer…
Belki de kıssanın en çarpıcı yanı budur.
Çünkü orada bulunan insanlar kusursuz değildi. Günahsız da değillerdi. Ama en azından kendi gerçeklikleriyle yüzleşebilecek kadar dürüstlerdi. Başkasını mahkûm etmeden önce kendilerine bakabilecek kadar vicdan sahibiydiler.
Bugün dönüp yaşadığımız dünyaya baktığımda, beni en çok düşündüren de budur.
Artık insanlar günahsız oldukları için değil, günahlarını kabul etmek istemedikleri için taş atıyorlar.
Kusursuz oldukları için değil, kusurlarını gizlemek için yargılıyorlar.
Kendi karanlıklarıyla yüzleşmek yerine başkalarının hatalarını büyütüyorlar.
Başkalarının yanlışları üzerine konuşmak, kendi yanlışlarımız hakkında konuşmaktan çok daha kolay geliyor çünkü.
Sosyal medya meydanlarında, televizyon ekranlarında, siyasi tartışmalarda, günlük hayatın içinde sürekli aynı manzarayla karşılaşıyoruz. Herkes birilerini yargılıyor. Herkes birilerini mahkûm ediyor. Herkes birilerine hesap soruyor.
Ama nedense kimse dönüp kendisine hesap sormuyor.
Herkes savcı.
Herkes hâkim.
Herkes infaz memuru.
Ama kimse sanık değil.
Kimse hata yapmıyor.
Kimse yanılmıyor.
Kimse eksik değil.
En azından herkesin kendisi hakkında anlattığı hikâye böyle.
Oysa gerçek hayat böyle değil.
Gerçek hayat; hatalarıyla, zaaflarıyla, çelişkileriyle yaşayan insanların hayatıdır.
Gerçek hayat; kusursuz insanların değil, kusurlarını kabul edebilen insanların omuzlarında yükselir.
Bugün aynı olay yaşansa ne olurdu diye düşünüyorum bazen.
Muhtemelen İsa’nın o sözü yine söylenirdi:
“İçinizde günahsız olan varsa, ilk taşı o atsın.”
Fakat korkarım bu kez insanlar ellerindeki taşları bırakıp gitmezlerdi.
Aksine, ilk taşı belki de en günahlı olanlar atardı.
Çünkü artık sorun günah işlemek değil; günahı inkâr etmek.
Sorun hata yapmak değil; hatayı kabul etmemek.
Sorun kusurlu olmak değil; kusursuzmuş gibi davranmak.
İnsanlığın asıl kaybı da burada başlıyor.
Çünkü bir toplum, günah işlediği için değil; kendi günahlarıyla yüzleşmeyi bıraktığı zaman çürümeye başlar.
Bir toplum, hata yaptığı için değil; hatalarını erdem gibi savunmaya başladığı zaman yolunu kaybeder.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, başkalarını yargılamaktan vazgeçmek değil; önce kendimizi yargılayabilecek cesareti gösterebilmektir.
Taşı atmadan önce aynaya bakabilmektir.
Ve belki de insan olmanın en zor ama en değerli tarafı budur:
Kendi karanlığını görüp yine de hakikatin peşinden yürüyebilmek. Çünkü vicdanın başladığı yer, başkasının günahı değil; insanın kendi gerçeğiyle yüzleşebildiği yerdir.


