Bugün CHP’de yaşananları anlamak isteyenler, CHP’nin kuruluşta ortaya koyduğu teamüllere bakmalıdır.
Tek Parti Cumhuriyeti: Güya Modernleşme, Gerçekte Otokrasi ve Bastırılan Muhalefet
1923–1946 arası Türkiye tarihi çoğu zaman yalnızca “Cumhuriyet devrimleri” üzerinden anlatılır. O dönemde yaşanan ağır trajediler ise “cumhuriyetin selameti” gibi uyduruk gerekçelerle perdelenir. Oysa bu dönem; görünürde ve kontrollü bir modernleşmenin, yukarıdan ve otoriter yöntemlerle gerçekleştirilmeye çalışıldığı; ağır katliamların yaşandığı, buna rağmen devlet ve devlet kurumlarına kutsiyet atfedilen, muhalefetin ise sürekli kontrol altında tutulduğu bir dönemdi.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları, Osmanlı’nın çöküşünden ve uzun savaş yıllarından çıkan toplumun ancak güçlü ve merkezi bir devlet eliyle idare edilebileceğine, bu şekilde belirli bir kalıba sokulabileceğine inanıyordu. Bu nedenle devlet yalnızca ülkeyi yönetmekle kalmadı; toplumu yeniden şekillendirmeye çalışan bir aygıta dönüştü.
Görünürde laiklik reformları yapıldı. Ancak her reform yasakçı bir zemine oturtuldu. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı ama medreseler kapatılarak halkın dinini dilediği gibi yaşaması adeta engelli maratonuna dönüştürüldü. Yeni hukuk sistemi kuruldu ama hukuk, devletin istediği alanlarda işledi; istemediği alanlarda ise kör, sağır ve dilsiz rolü üstlendi. Kadın hakları genişletildi ancak kadının da bir parçası olduğu toplum, temel haklardan mahrum bırakıldı. Eğitim birleştirildi, Latin alfabesine geçildi ama eğitime erişim bugün bile ciddi bir mesele olmaya devam ediyor.
Reformlar yapılırken genişlemesi gereken siyasal alan ise genişlemedi; tam tersine giderek daraldı. Hatta sistematik biçimde daraltıldı demek daha doğru olur.
Cumhuriyet Halk Fırkası kısa sürede yalnızca bir siyasi parti olmaktan çıktı; devletin kendisi hâline geldi. Bürokrasi, ordu, valilikler ve meclis aynı siyasi merkezin etrafında birleşti. Böylece Türkiye, fiilen tek parti rejiminin incelenmesi gereken örneklerinden birine dönüştü.
Bu süreçte iktidar, tamamen muhalefetsiz bir görüntü vermemek için bizzat Atatürk’ün eliyle zaman zaman kontrollü muhalefet arayışına girdi. Ancak her girişim, rejimin beklediğinden daha büyük bir toplumsal karşılık bulunca ya kapatıldı ya da zor yoluyla bastırıldı.
1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bunun ilk örneğiydi. Kurtuluş Savaşı’nın önemli komutanları olan Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Ali Fuat Cebesoy gibi isimlerin kurduğu parti, daha özgürlükçü ve daha az merkeziyetçi bir çizgi savunuyor, halktan destek buluyordu. Ancak iktidarın Kürt inkârı ve baskı politikalarıyla birlikte kısa süre sonra gerçekleşen Şeyh Said İsyanı bahane edilerek parti kapatıldı. Ardından Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı.
Bu kanun yalnızca bir güvenlik yasası değildi; iktidara güvenli alan yaratma aracıydı. Bu işlevini ise muhalefeti susturarak yerine getiriyordu. Gazeteler kapatıldı. Muhalif gazeteciler yargılandı. Siyasal alan devlet denetimine sokuldu.
Şeyh Said İsyanı’nın kanla bastırılması ise Cumhuriyet tarihinin en sert kırılmalarından biri oldu. Devlet, yalnızca isyanı bastırmakla yetinmedi; Kürt kimliğiyle ilgili her türlü siyasal talebi potansiyel tehdit olarak gösteren bir inkâr ve baskı politikasıyla yoğun bir algısal faaliyet yürüttü.
Bundan sonra Kürt coğrafyasında yıllarca sürecek, günümüzde de artarak devam eden baskı politikaları devreye girdi.
Kürtçe kamusal alandan silinmeye çalışıldı. Mecburi iskân politikaları uygulandı. Köyler boşaltıldı. Bölge sıkıyönetim altında yönetildi. “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarıyla dil baskısı kuruldu. Kürt kimliği resmî söylemde inkâr edildi; Kürtler uzun süre “dağ Türkleri” olarak tanımlandı.
1937–38 Dersim Katliamı ise bu politikanın en ağır örneklerinden biri hâline geldi.
Dersim’de devlet yalnızca “güvenlik operasyonu” adı altında bir katliam gerçekleştirmedi; aynı zamanda merkezi otoriteye boyun eğmeyen bir halkı ve bir bölgeyi zor yoluyla yeniden şekillendirmeye çalıştı. Katliamda binlerce insan öldürüldü. Sürgünler yaşandı. Aileler parçalandı. Bölgenin demografik ve toplumsal yapısı kalıcı biçimde değiştirildi. Atatürk’ün manevi kızı (!) Sabiha Gökçen bizzat Kürtlerin tepesinden savaş uçaklarıyla bombalar yağdırdı.
Bu yıllarda devletin muhalefetle ilişkisi de benzer bir mantıkla ilerliyordu: Kontrollü olduğu sürece muhalefete alan açılıyor, toplumsallaştığı anda ise tehdit olarak görülüyor ve gereken yapılıyordu.
1930’da Atatürk’ün teşvikiyle Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Amaç, rejimi dengeleyecek kontrollü bir muhalefet oluşturmaktı. Ancak parti kısa sürede ekonomik krizden bunalanların, devlet baskısından rahatsız olanların ve rejime öfkeli kesimlerin toplandığı bir merkeze dönüştü.
İzmir mitinginde büyük kalabalıkların bir araya gelmesi partide bile şok etkisi yaratırken, iktidarı da ciddi biçimde tedirgin etti.
Kontrollü olması beklenen muhalefet kontrolden çıkmıştı.
Bunun üzerine parti birkaç ay içinde kapatıldı.
Hemen ardından yaşanan Menemen Olayı ise iktidarın elini daha da sertleştirdi. Rejim, toplumsal muhalefetin ülkeyi yeniden kaosa sürükleyebileceğini savundu ve tek parti yönetimi daha da katılaştı.
“Allah’ın bir lütfu” denilen 15 Temmuz gibi…
Böylece Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan model netleşti:
Görüntüde modernleşme vardı; ama yukarıdan dayatılıyordu.
“Reform” sözcüğü ağızlardan düşmüyordu; ama siyasal çoğulculuk yoktu.
Seçim sandığı vardı; ama iktidarı değiştirmek mümkün değildi.
Muhalefet vardı; ama yalnızca kontrol edildiği sürece.
1923–1946 Türkiye’si bu nedenle anlatıldığı gibi yalnızca “ilerici bir devrim hikâyesi” değildi. “Faşist bir diktatörlük” yaratmayı amaçlayan, sol gösterip sağ vuran otoriter bir rejim demek daha doğru olur. Zira bu dönem, sözümona modernleşmeyi devlet eliyle ve otoriter yöntemlerle gerçekleştirmeye çalışan bir tek parti cumhuriyeti dönemiydi.
Ve bu süreçte en ağır bedellerden birini, bastırılan muhalefetle birlikte Kürtler ödedi.
Sonrası malumunuz; katliamlar, on yılda bir gerçekleşen darbeler, parti, dernek, gazete kapatmalar, seçimlerdeki şaibeli uygulamalar ve hâlâ devam eden modern darbeler…
İşte tam da buradan hareketle — Özgür Özel yönetiminin politik değerlendirmesini, Veli Ağbaba gibi kliklerin sürece etkisini, CHP’nin el değiştirirken başvurduğu kirli pazarlıkları başka bir yazının konusu olarak bırakmak koşuluyla — bugün yaşananları, rejim kontrolünden çıkan ana muhalefetin yeniden kontrol altına alınması operasyonu olarak okumak pekâlâ mümkün görünmektedir bana göre.

