Zannediyorum, Kürt müziğinin güçlü seslerinden Mem Ararat’ın sosyal medya hesapları üzerinden paylaştığı ve Kürt halkına içini döktüğü videoyu izlemeyen neredeyse kalmamıştır. Nitekim video, yayımlandığı ilk saatlerden itibaren büyük bir ilgi görmüş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Ne var ki, her meseleyi tarafgirlik ya da karşıtlık üzerinden değerlendirmeyi alışkanlık hâline getiren toplumumuz, bu olaya da benzer bir refleksle yaklaşmıştır.
Video yayımlanır yayımlanmaz, uzun süredir Kürt siyasal hareketine, Kürt halkının kurumlarına ve kazanımlarına saldırmayı marifet sayan bir kesim harekete geçti. Mem Ararat’ın duygu ve düşüncelerine, hatta dile getirdiği mağduriyete gerçekte hiçbir değer vermedikleri hâlde, videoyu sahiplenerek onu Kürt hareketine ve kurumlarına yönelik bir saldırı aracına dönüştürdüler. Sanki ortada aynı halkın evlatları arasında yaşanan bir sorun değil de, birbirine düşman iki tarafın rekabeti varmış gibi tribün mantığıyla saf tutmaya başladılar. Oysa bu yaklaşımın Kürt halkına zerre kadar faydası yoktur; aksine, zarar vermekten başka bir sonuç doğurmamaktadır.
Bu yaklaşımın karşısı da elbette boş kalmadı. Tribünün diğer tarafını dolduranlar ise, “Kürt halkının diliyle, kültürüyle ve acılarıyla büyüyen, bu yolla tanınan ve kazanç elde eden bir sanatçı, nasıl olur da meseleyi kamuoyu önünde dile getirir? Bu davaya canını, malını vermiş; hapis yatmış, yaralanmış, ailesini kaybetmiş insanların acıları yanında Mem Ararat’ın parasının ne önemi var?” diyerek sert eleştiriler yönelttiler. Kimi onu sanatçı olarak görmediğini söyledi, kimi de ihanetle suçladı.
Oysa bir sorunun ne kadar derin olduğundan bağımsız olarak, söz konusu kurumlar olduğunda eleştiriyi susturmaya çalışmak, kurumlarımızın kuruluşunda esas alınan demokrasi ve özgürlük anlayışıyla ne kadar bağdaşmaktadır? Yola çıktığımız ilkelerden bu denli uzaklaşmayı, bırakın başkalarını, kendimize nasıl açıklayabiliriz? Her eleştireni şeytanlaştırarak etkisizleştirmeye çalışmak, mücadele ettiğimiz baskıcı anlayışın başka bir biçimi değil midir? Eleştiri ve özeleştiri zemini üzerine kurulmadık mı? Esasımız bu değil miydi?
Bir yandan Mem Ararat’ın yaşadığını ifade ettiği mağduriyeti kendi siyasi hesaplarına malzeme ederek bundan fayda devşirmeye çalışan anlayış; diğer yandan Mem’i ihanetle suçlayarak halkın eleştiri ve ifade özgürlüğünü baskı altına alan yaklaşım… Her iki tutum da özünde halka zarar vermekte, halkın iradesini ve ortak değerlerini hiçe saymaktadır. Kurumları eleştirilemez ve dokunulamaz hâle getirmeye çalışmak da, bireylerin yaşadığı sorunları araçsallaştırmak da aynı ölçüde yanlıştır.
Peki, gerçek ya da doğru olan nedir?
Gerçek şudur: Mem Ararat’ı beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz; bu herkesin doğal hakkıdır. Ancak Mem Ararat bu halkın bir ferdidir, bu toplumun öz evladıdır. Dahası, yıllardır sanatı ve yeteneğiyle Kürt kültürüne emek vermiş önemli bir değerdir. Ortaya koyduğu ciddi iddialar vardır ve kendi beyanına göre mağdur edilmiştir. Bu durumda yapılması gereken, onu önyargısız biçimde dinlemek ve iddialarını ciddiyetle ele almaktır.
Bu mesele özelinde ve benzer durumlarda kurumlarımız öyle bir hassasiyet geliştirmeli, süreci öyle bir şeffaflıkla yürütmelidir ki, gerçek neyse bütün yönleriyle ortaya çıkmalıdır.
Şayet Mem Ararat, halkın hassasiyetlerini gözetmeyen ve halkın acıları karşısında bireysel hırslarını öne çıkaran bir tutum içindeyse, bu yaklaşım açık biçimde eleştirilmeli; halkın acıları karşısında kişisel hesapların hiçbir değer taşımadığı net bir şekilde ortaya konulmalıdır.
Yok, eğer Mem Ararat haklıysa; bilinçli bir biçimde hak gaspına uğramışsa ve buna rağmen halkın kurumlarını kendisine kalkan yapan bazı kişiler bu yapıları adeta babalarının çiftliği gibi yönetiyorsa, bu durum da özeleştiri kültürü temelinde açıklığa kavuşturulmalı, sorumluların tutumu mahkûm edilmeli ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için gerekli adımlar atılmalıdır. Ancak bu şekilde halkımız ve sanatçılarımız kendilerini bu kurumlara ait hissedebilir.
Hiç kuşku yok ki, halkın özgürlüğü ve kurtuluşu iddiasında olan kurumlarımızın bu meseleye sorumlulukla yaklaşması; ilgili taraflarla muhataplık geliştirerek süreci şeffaf ve adil bir biçimde çözüme kavuşturması gerekir. Çünkü birbirimizi dışlayarak, ötekileştirerek ve yok sayarak hiçbir sorunu çözmemiz mümkün değildir.
Her toplum zaman zaman bazı hastalıklı refleksler gösterebilir. Nüfusu elli milyonu aşan Kürt halkının da benzer sorunlar yaşaması şaşırtıcı değildir. Asıl anormal olan, bu sorunları görmezden gelmek, konuşmamak ve çözüm aramaktan kaçınmaktır. Daha da önemlisi, sorunları bir saldırı aracına dönüştürmek ya da mağduriyet yaşadığını dile getirenleri hain ilan etmektir.
Bu nedenle, bu meseleyi birbirimize saldırmanın vesilesi hâline getirmek yerine; daha çok bir araya gelmeli, birbirimizi dinlemeli ve tartışma kültürü içerisinde çözüm yolları üretmeliyiz.
Bu noktada en büyük sorumluluk Mem Ararat’a ve muhataplarına düşmektedir. Her iki taraf da meselenin farklı çevrelerce suistimal edilmesine fırsat vermeyecek olgunlukta davranmalı; çözüm, diyalog ve karşılıklı anlayış temelinde hareket etmelidir. Ancak bu şekilde hem bireysel mağduriyetlerin önüne geçilebilir hem de toplumsal birlik ve dayanışma güçlendirilebilir.


